
Öğr. Gör. Dr. Taner EROL
Ortadoğu’da Büyük Hesaplaşma
Hamaney’in Ölümü, İran’ın Yalnızlığı ve Yeni Küresel Denge
Savaşların doğası değişiyor. Dünya en son klasik savaş formunu Rusya’nın Ukrayna sınırları içine girerek başlattığı kara harekâtında gördü. Bir devletin ordusuyla başka bir devletin sınırlarını geçmesi ve cephe savaşlarının yaşanması, klasik savaşın en bilinen biçimiydi.
Ancak özellikle Batı dünyası uzun zamandır farklı bir savaş stratejisi uyguluyor. Soğuk savaş yöntemleri, teknoloji savaşları ve hava üstünlüğüne dayalı operasyonlar artık modern çatışmaların temel araçları haline geldi. Bir ülkenin şehirlerini füze ve bombardımanlarla etkisiz hale getirmek, günümüz savaşlarının en yaygın yöntemlerinden biri.
Fakat bu strateji son yıllarda daha ileri bir noktaya taşındı.
Bugün artık savaş stratejilerinde sıkça kullanılan yöntemlerden biri bir ülkenin üst düzey komutanlarını ortadan kaldırmaktır. Stratejik kitaplarda yer alan bu yaklaşım teoride askeri kapasiteyi zayıflatmayı hedefler. Ancak uygulamada bunun sınırlarının giderek genişlediği görülüyor.
Özellikle İsrail ve ABD, bu yöntemi yalnızca askeri komutanlarla sınırlı tutmayıp siyasi ve dini liderlere kadar genişleten bir strateji izliyor. Hamas liderleri İsmail Heniyye ve Yahya Sinvar’ın öldürülmesi de bu yaklaşımın örnekleri olarak hafızalara kazındı.
Bugün gelinen noktada İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve ABD’nin verdiği destek, çatışmanın kapsamını daha da büyüten bir tablo ortaya çıkarmıştır.
Savaşın doğası değiştikçe bir başka tehlikeli durum da ortaya çıkıyor: Birçok gayrimeşru eylem zamanla normalleşebiliyor. Daha ilk gün hayatını kaybeden çocuklar çoğu zaman konuşulmuyor.
Bugün savaşın önemli cephelerinden biri de propaganda cephesidir. ABD’de Donald Trump’ın kullandığı propaganda dili ve Batı medyasının kurduğu anlatılar, savaşın algı boyutunu daha da güçlendirmiş durumda.
Uluslararası kamuoyunun büyük kısmının sessizliği de dikkat çekicidir. İspanya dışında güçlü bir itirazın yükselmemesi, küresel sistemin nasıl bir kırılganlık içinde olduğunu gösteriyor.
İran’ın attığı bazı adımlar ise ayrı tartışmaları beraberinde getiriyor. Bölgedeki ABD üslerini hedef alma gerekçesiyle yapılan saldırılar askeri strateji açısından anlaşılabilir görülse de İran’ın zaten sınırlı olan bölgesel desteğini daha da zorlayabilecek hamleler olarak değerlendiriliyor.
İran’ın savaş öncesinde Çin ve Rusya ile yürüttüğü silah ve askeri sistemler konusundaki görüşmelerden beklediği sonucu alamamış olması da dikkat çekicidir. Böyle bir durumda masadan dolu kalkmaması, bu iki ülkeye ne kadar güvenilebileceği konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Bugün birçok ülke bu süreçten önemli dersler çıkarmıştır. Çin ve Rusya’ya mutlak güvenin ne kadar riskli olabileceği görülmüş; Avrupa ülkelerinin küresel krizlerde ne kadar pasif kalabildiği de bir kez daha ortaya çıkmıştır.
İngiltere ise her ne kadar bunu açık şekilde ifade etmese de ABD’nin yayılmacı politikalarının kendi geleneksel etki alanlarını tehdit ettiğinin farkındadır. Bu nedenle Ortadoğu’da Hamas ve Hizbullah gibi aktörlerin belirli bölgelerde stratejik üstünlük sağlamasından tamamen rahatsız olmadığı, hatta zaman zaman daha ileri adımlara göz kırpan mesajlar verdiği değerlendirilmektedir.
ABD’nin uzun vadeli stratejisinin merkezinde Çin bulunmaktadır. Washington yönetimi Çin’e karşı kesin bir üstünlük elde edebilmek için Hindistan’ı kendi etkisi altına alarak Pasifik’e kadar uzanan bir güç alanı kurmayı hedeflemektedir. Böyle bir senaryoda Avrupa Birliği ülkelerinin etkisizleştiği, İngiltere’nin ikinci plana itildiği ve Rusya’nın baskı altında kaldığı bir dünya düzeninde ABD’nin küresel sistem üzerinde çok daha belirleyici hale gelmesi mümkündür. ABD politikalarını büyük ölçüde bu vizyon çerçevesinde şekillendirmiştir.
Fakat İran’ın karşı karşıya olduğu asıl mesele sadece dış baskı değildir.
İran’ın kendi içinde de ciddi bir güç rekabeti vardır. Bir tarafta dini liderlik makamı ve İran İslam Cumhuriyeti sistemi, diğer tarafta ise askeri ve güvenlik gücüyle giderek daha fazla güç kazanan Devrim Muhafızları bulunmaktadır. Devrim Muhafızları yalnızca askeri bir yapı değil; siyaset, güvenlik ve ekonomi üzerinde ciddi etkisi olan bir güç merkezidir.
Bu durum zaman zaman İran içinde bir otorite tartışmasını da beraberinde getiriyor. Sivil siyaset, dini otorite ve güvenlik bürokrasisi arasında oluşan bu güç dengesi kırılgan bir yapı oluşturuyor.
Toplum içinde de farklı eğilimler vardır. Bir tarafta devrim ideolojisini savunan kesimler, diğer tarafta daha seküler ve farklı bir siyasal düzen isteyen gruplar bulunuyor.
Trump istediği sonucu kısa sürede alamayınca bölgedeki muhalif güçleri sokağa davet etti. Hava saldırısı ile rejimi değiştirebileceğinin ne kadar zor olduğunu şimdi anladı. Irak gibi bir bölünme kolay kolay İran’da olmaz bunu anlamak zor olmasa gerek.
İşte bu iç çatlaklar büyüdüğünde Mossad gibi istihbarat örgütlerinin alan bulması çok daha kolay hale geliyor. Bölgeyi iyi analiz eden istihbarat yapıları, bu tür kırılganlıkları kullanarak siyasi isimleri hedef alabilecek operasyonlar gerçekleştirebiliyor.
Son süreçte İran içine ciddi sızmaların olduğu da konuşuluyor. Hatta Hamaney’in cenazesinin başında çekilen bazı görüntülerin Netanyahu’ya gönderildiği iddiaları İran içinde yaşanan güvenlik zafiyetinin ne kadar derin olabileceğini gösteriyor.
Buna rağmen son karşılıklı saldırılar İsrail’in yıllardır oluşturduğu dokunulmazlık algısının da sorgulanmasına neden oldu. İran’ın gerçekleştirdiği saldırılar İsrail hava sahasının tamamen geçilemez olmadığını gösterdi.
Elbette bu durum İran’ın zarar görmediği anlamına gelmiyor. Her iki taraf da ciddi kayıplar veriyor. Ancak psikolojik açıdan önemli bir eşik aşılmış durumda.
İran’ın dikkat etmesi gereken bir diğer önemli konu ise sınırları içinde kurulmak istenen terör koridorudur. İran’ın istikrarsızlaşması durumunda terör örgütlerinin bu bölgelerde konuşlanması yeni bir güvenlik sorununu beraberinde getirebilir. Her ne kadar İran’ın bölünmesi kısa vadede kolay görünmese de böyle bir senaryo gerçekleşirse bu durum Türkiye için de ciddi güvenlik sorunları doğuracaktır.
İran’ın bölünmesi demek Türkiye içinde birçok sorunu barındırır. Bir terör koridoruna Türkiye izin vermemeli. Böyle bir durum yaşanırsa Türkiye tereddüt etmeden alınması gereken önlemi almalı. Aksi halde bölgede haritaların bile değişmesi ihtimal dahilindedir.
Bu nedenle Türkiye’ye yönelik “sıranın size geleceği” yönündeki yorumlar sağlıklı bir analiz değildir. Türkiye jeopolitik konumu ve siyasi kapasitesi itibarıyla bu denklemde farklı bir yerde durmaktadır. Sıra Türkiye’ye gelirse de dünyanın seyri tahayyül edilebilecek bir durumda olmaz. Sonuçlar herkes için çok ağır olur.
Nihayet İran yeni dini liderini seçti. Hamaney’in oğlu Mücteba Hamaney bu göreve getirildi. Uzmanlar Meclisi’nin uzun zamandır Ayetullah olan isimler arasından seçim yapmaması dikkat çekicidir. Devrimin kurucu kadrolarından olmayan Mücteba Hamaney, devrimin çocuğu olarak babasının yanında yetişmiş bir isimdir.
Genç sayılabilecek bir lider olan Mücteba Hamaney’in Devrim Muhafızları’nın desteğini aldığı biliniyor. Bundan sonraki süreçte alacağı pozisyon sadece İran’ın değil, tüm bölgenin kaderini etkileyebilecek niteliktedir.
Son olarak şu gerçeği de görmek gerekir: Bugün dünya düzeni ciddi bir güven krizinden geçmektedir. Epstein dosyalarıyla gündeme gelen karanlık ilişkiler, küresel elitlere yönelik tartışmaları daha da büyütmüştür. Siyonizm öyle güçlü bir sistem kurmuştur ki Epstein dosyasını kullanarak Trump’ı savaşa sokabilecek bir etki alanı oluşturmuştur.
Trump Epstein dosyasını unutturmak ve ABD seçimlerini kazanmak için bütün tuşlara bastı. Ancak şu ana kadarki gidişat istediği türden değildir. Beklenen sonuçları alamadığı gibi kendi gücünün karşısında da Siyonizm’in kurduğu sistemin ne kadar güçlü olduğunu ve kendisini bile sıkıştırabilecek bir kapasiteye sahip olduğunu görmüş oldu.
Bu süreçte birçok gerçek daha ortaya çıkmıştır. Avrupa ülkelerinin ne kadar sıradanlaştığı, İngiltere’nin ABD karşısında ne kadar küçüldüğü görülmüştür. İran’ın bölge halkları tarafından maalesef ne kadar sevilmediği de ortaya çıkmıştır.
İnsan hakları kavramının Ortadoğu’da nasıl yok sayılabildiği de görülmüştür. İlkokul çocuklarını öldüren bir zihniyet karşısında dünyanın büyük bölümünün sessiz kalabildiği görülmüştür.
ABD’nin aklında hâlâ Çin vardır ve Washington yönetimi Çin’i etkileyecek operasyonlar için riskli stratejiler izlemektedir. Bu süreçte İran’daki Kürtler de ABD’nin oyununu görmüştür.
Artık herkes kendi heybesini doldurmuştur. Bundan sonra devletler bu tecrübelerin ışığında iç ve dış politikalarını şekillendireceklerdir.
Türkiye’nin izlediği denge politikasının ne kadar mantıklı olduğu da bu krizle birlikte daha net ortaya çıkmıştır.



